Bar Psikoloğu Ferhat Aydın, Psk. Gülşah Sütlüoğlu ile Psikoloji, Girişimcilik ve Hayata Dair Keyifli Bir Röportaj

ODTÜ’den mezunsunuz, bu herkesin hayallerini süsleyen bir okul, psikoloji bölümünü ve okulunuzu isteyerek mi seçtiniz? Öğrencilik yıllarındaki hayalleriniz,sonradan karşılaştıklarınız ve bugüne gelişinizin kısa bir hikayesini dinleyebilir miyiz?

İlk liseye başladığımda üstkomşumuz Betül Abla vardı Adana’da. Benim liseyi kazandığım sene Betül Abla liseden mezun oldu ve ODTÜ psikoloji bölümünü kazandı.Ben ne yapayım,acaba neye ilgim var derken Betül Abla’yla konuştum, dedi ki psikoloji çok iyi,sana uygun, ODTÜ eğlenceli,çok iyi falan…

Ben lise hazırlıkta böylece hedefimi koydum, ODTÜ psikolojiyazdım masaya astım. Lise hayatım boyunca oraya odaklandım. Psikoloji merakım da o dönemlerde, şimdi sahnelerde yerin dibine soktuğum kişisel gelişim kitaplarıyla başladı aslında.  Mekanik işleyişlerin, fizik ve biyoloji gibi, hiç anlayamadım neler olduğunu. İletişim, insan, merak duygusu derken böyle başladı hikayem. Çoğu psikolog mezun olduktan sonra ofis açmak ister, benim de hayalimdi;  Nişantaşı’nda açacaktım bir ofis, takılacaktım kafama göre. Sonra, master başvuruları olumsuz sonuçlanınca iş bulmam, bir yandan ayakta kalmam, bir yandan da aylık bir miktar parayı terapi eğitimi alabilmem için biriktirmem gerekiyordu. Çünkü psikoloji bitirdiğinizde terapist olmuyorsunuz.Çünkü devlet nezdinde tedavi yapabilmeniz için klinik psikolog olmanız gerekiyor,bunun için de master yapmanız gerekli. Yapamadım. Gaziantep’te bir süre çalıştım,araya İstanbul’da askerlik girdi ve ardından bir danışmanlık merkezinde çalışmaya başladım. Ama umduğum gibi gitmedi işler. Mezun olduktan tam dört sene sonra babamdan kirayı ödemek için para istemek zorunda kaldım. Psikoloğum, ODTÜ mezunuyum, geleceğin mesleği diye beni gaza getirmişler,yıllardır sürünüyorum ve en son geldiğim noktada babamdan kira istiyorum. Dedim ki, niye olmuyor? Nerede yanlış yapıyorum? Bu sektör benden ne istiyor? Sonra, kendimi sadece birazcık daha iyi hissetmek için o dönem barlara daha çok gitmeye başladım. Çünkü tanıştığım insanların bana ayaküstü sorduğu sorular çok klişeydi ve anlatmayı çok sevdiğim sorulardı. Bir süre sonra mesleğimize dair doğru bilinen yanlışların ortak olduğunu  ya da nasıl bir iş yaptığımıza dair bir merakın söz konusu olduğunu gördüm.

Bu odada ne oluyor? Kim ne yapıyor? Akıl veriyor musun? Tavsiye veriyor musun? Niye bu kadar pahalısınız? Dışarıda görüşebiliyor muyuz? Evde terapi oluyor mu? Gibi gibi… Dolayısıyla böyle konuşmalarda çok şakalar çıktı, güldük. Mevzu komediye de çok müsait.Sonra ben de, madem psikoloğu bu kadar merak ediyorsunuz, madem bu kadar gelmek istiyorsunuz ama gelemiyorsunuz, o zaman ben sizin ayağınıza getireyim diyerek dört sene önce bu işe başladım.

Bu işe başlarken grafik hiçbir zaman direkt yukarı ya da direkt aşağıya gitmiyor. Bir ara yükselir gibi oluyor, sonra hafif düşmeler ve yükselmeler birbirini takip ediyor. Şuan bulunduğum yerde sanırım en yukarıdayım.

Tahtaya çizdiği örnek bir grafiğin top noktasını işaret ediyor ve ekliyor : Normalde grafikler şöyle ilerliyor, grafik çok iyiyken ve yükselişteyken başlıyor ve ilk hafif düşmede insanlar bırakıyor. Herhangi bir girişimcilikten ya da başarı hikayesinden bahsediyorum. Olmadı diyor, olmuyor, yapamıyorum,bu böyle olmuyormuş… Ben galiba burada bırakmayıp hikayenin tekrar yükselişe geçeceğini sezdim. Sezdim diyorum, çünkü bunları kimse bana anlatmadı. Bu süreç dört yıllık bir süreç. Sabah akşam bu işi daha iyi nasıl yapabilirim,nasıl bir şeyler ekleyebilirim, önyargıları nasıl yıkabilirim , ‘ bir de meslektaşlarımdan gelen önyargılarla uğraşıyorum bu da başka bir hikaye’, derken bu işin iki hafta sonra yıldönümü. Ben hep terapist olmak istedim, olamadım.  Ama olamayışım ve orada yaşadığım hayal kırıklıkları bana bambaşka bir dünyanın kapılarını açtı. Sonradan öğrendiğim kadarıyla dünyada ilk defa yapılan bir iş;elinde alkolle bir bar ortamında içen insanlara bir şey anlatmak.

Bu çok handikaplı gibi görünüyor dışarıdan ama dört yılın sonunda şunu biliyorum, ağzıyla içen ve bir şey öğrenmeye gelen bir kitle var. Benim kitlem bu en azından. Çok nadiren dozajı kaçırıp sahneye yürüyenler oluyor ama onlar da iki elin parmağını geçmiyor. Bana malzeme oluyor, sonraki eğitimlerde onları anlatıyorum. JHikaye özetle bu, ama beş dakika özetlediğim şeyin dört yıllık belki de kitap yazılabilecek başka bir deneyimi var.

Kitap yazmayı düşünüyor musunuz?

Aslında yazdım ama bu yaşadıklarımı değil, barlarda çok sorulan soruları yazdım. ‘Ben Değil de Bir Arkadaş’ ismiyle. Onu da şimdi yayınevine gönderdik, kurcalıyorlar.

Peki her psikolog terapist midir? Nasıl terapist olunur?

Değildir. Kesin bilgi yayalım.JTerapi eğitimi aldıklarında psikologlar da, psikiyatrlar da terapi yapabiliyorlar. Fakat eğitim alanların, özel eğitimlerinin dışında ideal bir terapi eğitimi ortalama 3-4 yılı alan bir süreç oluyor.

Bu yaptığınız iş her psikoloğun yapabileceği bir iş değil, sizce de bu böyle mi? Bu girişimin size faydası olan yanları oldu mu, nelerdir?

‘Açıkçası evet’, diyor vebiz daha soruyu tamamlamadan devam ediyor, ‘kesinlikle çok faydası oldu’.

Girişimciliğe giriş yaptınız aslında, denemek ve iz bulmak… Ama girişimcilik sırf iş konusunda değil herhangi bir konuda bile hepimizin beceremediği bir şey. Sabır isteyenuzun bir süreç belki, deneyerek, yanılarak. Girişimci olmak ve hayatta da bunu sürdürebilmek adına siz ne yaptınız? Ya da gerçekten bir tavsiyeniz varsa bu ne olur?

Öncelikle, dört sene önce anlattığım şeyleri dört sene önce anlattığım şekilde anlatmaya devam etseydim kimse bana gelmezdi. Üç yıldır her ay ben İzmir’e geliyorum. Ve her gelişimde biletler tükenmiş oluyor. Bunun bir sebebi var. Altı ay önce beni izleyen adam diyor ki baya değişmiş. Niye? Çünkü ben değişiyorum. Ben okumaya ve düşünmeye devam ediyorum, muhabbet ediyorum. Dolayısıyla burada belki de en önemli şey yeniliklere açık olmak. Sinan Canan’la geçen hafta bir atölyemiz vardı. HaykoCepkin’le bir gün uçakta yan yana düşmüşler. Demiş ki HaykoCepkin’e, paraşütten atlayarak  sahneye inmek,büyük cesaret…Hayko, hocam seni de atlatalım demiş. O da  korkmaktan bahsetmiş. Hocam paraşütten kim korkar biliyor musunuz demiş Hayko, hiç atlamayan korkar hocam. Yani bir kere atladıktan sonra hikaye çok değişiyor. Sinan Hoca diyor ki, evet biz bunu sürekli anlatıyoruz, yeniliklere açık olalım, deneyelim… Ama ben korkuyorum, niye denemeyesin ki? Birkaç düşünce tekniğiyle kendimize telkinde bulunabiliriz diye düşünüyorum. Gerçekten çok insanla muhabbet ettim bu zamana kadar. Çok değişik şehirlerde çok değişik insanlarla karşılaştım. Dolayısıyla hepsinden bir hikaye aldım ve kendimle kıyaslayıp ‘böyle hayatlar da var’ dedim ve sürekli kafam genişledi. Böyle kendi dünyamdan çıkıp başkalarını merak ettim aslında. Ve merak. Ne oluyor? Kim neyin kafasını yaşıyor? Bütün konuşmacıların vurguladığı bir şey, pes etme, asla vazgeçme , düşsen de bir daha kalk … Ama ben şu an geldiğim noktada şunu düşünüyorum, pes etmemek bir seçilmişlik gerektiriyor kişilik olarak. Kimse bana ‘pes etme bak bu fikir çok iyi’ demedi. ‘Olacak, seziyorum, olması lazım, olmaması için bir sebep yok’ dedim. Yani, yüz kişiyi alın dünyanın en motive edici konuşmasını yaptırın, o salondan üç beş tane anca girişimci çıkar. Çünkü genel popülasyona baktığınızda,zeka normal bir dağılım gösterirken, üstün zekalılar ve geri zekalılar daha az bir kesimi temsil ediyor. Gerçekten travmatik deneyimlerin ve hayal kırıklarının ardından bir şeyler yaşamış insanlar zaten bu uçlarda,seçilmiş, nadir kişiler.  Pes etme,merak et,yeniliklere açık ol ve düşmekten korkma.Düşeceksin ve hata yapacaksın. Başka bir ihtimalin yok. Bu da bize çok güzel bir özellikmiş gibi tanıtılan mükemmelliyetçiliği getiriyor. Bir tane kusurunuzu söyleyin dendiğinde çok mükemmelliyetçiyim diye cevap verirler. Psikologlar ise ekler :  Kibirlisiniz! Kibre nasıl bağlanıyor konu? Mükemmelliyetçi olmak bize şunu çağrıştırıyor; Hata yapmaya tahammülü olmamak.

Öyle bir şey yap ki kusursuz olsun,eksik olmasın,tam olsun… E kim yapar bunu? Yetersiz hisseden yapar. Dolayısıyla, mükemmelliyetçilik bu oyunu bozar. Ben size şimdi bir şeyler anlatıyorum ama Marmaris’te tek başıma yaşadığım ormanda sinir krizinden ağladığım geceleri anlatmıyorum. O kısmı kimse görmüyor, bilmiyor. Anlattığın zaman tutmuyor zaten onlar da, afili bir şekilde anlatman gerekiyor. J Vehangi işi yapıyor olursanız olun, herhangi bir çevreniz yoksa, bir dayı olmak zorunda değil, yürütemezsiniz. Kim nerede ne zaman nasıl işe yarayacak bilmiyoruz, o yüzden yeni insanlarla tanışın. İnsanlara yardım etmek, işlerini çözmek ya da ücretsiz işler yapmak dönüp dolaşıp bir şekilde sana geliyor. Gelmese de önemli değil, seni biliyorlar, adın bir yerde geçiyor ve sonuçta bir deneyim kazanıyorsun. Ve mizah, çok kritik bir konu. Kendinle dalga geçebilmek,meslektaşlarınla dalga geçebilmek, bütün ülke ve insanlar senin mesleğini çok kutsal görürken ‘yahu biz böyle sabahlıyoruz,saçmalamayın’ demek. Klasik bir psikolog algısı var Türkiye’de, ciddi ciddi konuşan, formüller veren, işi çözmüş kişi. Biz kendi aramızda konuşurken,psikolojiyle ilgili de olsa, eğlenebildiğimiz için, günlük hayatımda nasıl konuşuyorsam öyle anlatmaya başladım barda da.Burada galibasamimiyetsöz konusu.Bar gibi bir ortam olsa da insanları ciddiye aldığını iki cümleyle hissettirmek ama gerçekten yapmak, bunu kırılmasın,üzülmesin diye değil, bu bir sahicilik meselesi. Bunu kendi içimde hala tam olarak tamamlayabildiğimi düşünmüyorum ama dışarıdan algılanan kadarıyla, güzel bir şey yaptım.

Bar Psikoloğu hayatınızı ne şekilde değiştirdi?

27 şehirde, ülkemde insanlar neyin kafasını yaşıyor bunu gözlemleme şansım oldu. Bölge bölge psikoloji ve psikologla ilgili yargıların neler olduğunu gözlemledim. Çünkü aynı şakayı İzmir’de, Ankara’da da yapıyorsun; Trabzon, Giresun, Denizli’ye de gidiyor, Kars’ta da anlatıyorsun. Kimden ne tepki geliyor? Ben hangi şehirde kasılıp farklı anlatıyor ve tepki alamıyorum? Bir sürü dinamik var. Ve bunları keşfediyorum.

Sosyal medyanın yaptığınız iş ve hayatınızdaki yeri nedir? Etkileri olduğunu düşünüyor musunuz?

Yeni bir aplikasyon çıkana kadar hayatımızın instagram odaklı gideceğine inanıyorum. O yüzden bütün paylaşımlarım instagram üzerinden oluyor. Bar Psikoloğu, çıkmasının ardından yaklaşık bir yıl süreyle sadece ve sadece Facebook’tan yayıldı. Sosyal medyayı geri plana atamazsınız. ‘Sosyal medyayı insanlar kendilerini olmak istedikleri gibi göstermek için kullanıyorlar, narsisizm artıyor‘ falan değil konu. Ben bugün buradaysam bu sosyal medya sayesindedir. İnstagram üzerinde paylaşım yaparken, belli kalıplarım vardır, bunların hepsini bilerek yapıyorum. Günaydın storyleri, nadiren karikatür paylaşımları,kitap bölümleri,havaalanı paylaşımları,herhangi tanınmış biriyle ben bununla tanışıyorum hikayesi,Bar Psikoloğu terapide paylaşımları… Yaptığım her paylaşımın farklı bir yanıyla farklı bir kitleyi besliyorum.  Bu stratejiyle ilerlediğimde, hangi etkinliğimin bilet satışları azsa onu paylaşarak satışları artırıyorum. Bunları yapıyorum, çünkü Facebook’ta nasıl patladıysa bu hikayeinstagramda da başka bir yere geldi bunu çok iyi biliyorum.

Türkiye’de psikoloğa gitmenin hala önyargıyla karşılanmasından da bahsettiniz. Bu ön yargıların kaynağı sizce nedir? Bar Psikoloğu ile bunun kırıldığını gözlemlediniz mi?

Güçlü insan tanımıyla ilgili bir yanlışlık var bizim toplumumuzda. Güç deyince kendi başına problemlerini çözen, ayakta kalabilen, yaşadığı tüm şeylere rağmen kendi başına halledebilen insanlar akla geliyor. Yardım istemek aslında bir güç belirtisidir, ama bu bizim toplumumuzda tam tersi şekilde algılanıyor, yardım istemezsen güçlüsündür. Dolayısıyla bir psikoloğa, terapiye gitmek de güçsüzlükle bağdaştırılıp, ‘kendi çözemedi ve destek alıyor’ olarak algılanıyor. Bir diğer sebep, tabi ki ekonomik koşullar. İyi bir terapi süreci istiyorsanız aylık 1000-1500 TL’yi  minimum tutarda gözden çıkarmanız gerekiyor. Tabi, terapiye gitmek de çok zor ; randevu alacaksın da, gideceksin de ,yüzleşeceksin de, bir daha gideceksin de… Bunların hepsini hap bilgi olarak veren ve kulağa seksi gelen bir şey duyuyor insanlar, Bar Psikoloğu, diyorlar ki o ne? Gerçek psikolog mu? Ne anlatıyor? Gelip dinlediğinde ise ‘terapiye gitmeli miyim?’ sorusunu soruyor. Kendini kurcalamaya başlıyor. Güçlü insan aslında böyle bir şeymiş diyor. Senin gibi psikolog var mıymış,eşim gider senin gibi adamlara diyor. Aslında önyargılı ama seni izledikten sonra gideriz dedi diyor. Bu yargıların değiştiğini düşünüyorum ki derdim de bu aslında. Özellikle çocuk psikolojisiyle ilgili anne baba seminerlerinde babalar anneler dönüp ‘gördün mü bak adam psikolog, benim gibi düşünüyor’ diyorlar beni dinlediklerinde.  Özellikle erkeklerin önyargılı olduğu konusunda bir tabu var toplumda.

Çocuk yetiştirme konusunda diye ekliyor Psk. Gülşah Sütlüoğlu, anneler babalara yer vermediği için sıra onlara gelmiyor aslında. Erkek kadının ona müsaade ettiği ölçüde karar alıp,insiyatif kullanıyor ya da kadının kararlarının takipçisi konumunda yer alıyor. Bu toplumda bir kısır döngü haline geldiği için de kadın duygusallığından arınamadığımız bir yetiştirme tarzı ortaya çıkıyor. Mantıklı bir bakış açısı gerektiğinde,sağ duyulu halimizi bulamıyoruz.  Çünkü her şey yetişirken çok romantik ve lirikken, yetişkinlikte arabeskliğe evriliyor.

Ferhat Aydın devam ediyor :Ben yaptığım etkinliklerin sonunda kulaklara ufaktan bir kar suyu kaçırmayı hedefliyorum aslında. Bir farkındalıkcık yaratmak istiyorum. Ve aldığım geri bildirimlerden ve mesajlardan, kendi çapımda bunu başarabildiğimi görüyorum.

Çocuk psikolojisine yoğunlaşmanız, anaokullarında psikologluk yapmanız, anne-çocuk seminerleri vb. Bu alanda genelde kadın psikologları görüyoruz ve erkek bir psikolog olarak bu alanda olmanızın özel bir sebebi var mı?

Hayatta iki şey bana çok iyi geliyor; Yeni bir insanla tanışmak, frekansının uyduğu biriyle muhabbet etmek ve çocuklarla vakit geçirmek. Çocuklarla çok rahat saçmalayabiliyorum. Hep severdim çocukları ve özellikle ilgilenirdim hep. Babam da çocuk gördüğünde balık taklidi yapan bir adam. Biraz genetik,biraz yapıyla alakalı denebilir. Ve çocukluk psikolojisinin yetişkinlikteki hayatımıza nasıl yansıdığı kısmı hala benim için çok cazip bir alan. Emin olmuyorum,çocuk bunu yaşadıysa böyle olmuştur diyemiyorum. Kafam çok karışık bu konuda. Anneyle olan bağdan başlayarak, bir çocuğu değerlendirirken bir sürü faktörün ele alınması konuyu karmaşıklaştırıyor.

“Geldiğim noktada ‘Her şeyde bir şey vardır’ “

Aslında bu cümle konuşmacıların sıklıkla üzerinde durduğu biriciklik kavramına gönderme yapıyor olabilir. Gerçekten hepimiz çok başka kafalar yaşıyoruz. Şu an belki annenizin okuduğu bir kitabı hatırladınız ve anlattığı halindeki duyguları anımsıyorsunuz, ya da kimisi ben konuşurken gözlüğüme takılırken, kimisi bilekliğime bakıyordur. Herhangi bir durum, olay, dinamik dinlediğiniz ve detaylı bilgi sahibi olduğunuz insanların hayatına göre yorumlanmalı.Aksi takdirde ben kendi algımdan yola çıkarak sizi anlamaya çalışıyor olurum ve bu tam bir anlama olmaz. Hikayenin – insan olmanın- biraz çetrefilli olduğunu düşünmeye başladım. Tabi bunu düşünebilmek için de biraz bilgi sahibi olmak gerekiyordu. Düşünmek,okumak gerekiyordu. Bunun yetmediğini de sonradan fark ediyorum. Bir insan karşında sana bir şey anlatırken sadece okuduğun bir kitapla ya da edindiğin bir kuramla ilgili değil,  ‘beyin nasıl çalışıyor acaba doğru hatırlamıyor olabilir mi ?’  diye de düşünüyorsun arka tarafta. Düşünebilmen için de insan söz konusu olduğunda milyon tane dinamiğin olduğunu hatırlaman ve göz önünde bulundurmasan da bu dinamikleri arka planda tutup olaylar ve insanlar arasında sahici bir ilişki kurmak için kafa patlatman gerekiyor. Bizim meslek böyle bir meslek aslında. Ben hala bu kadar farklı psikoloji ekollerine kafa yorarken sahne işi yapınca, galiba artık konuşmakta zorlanmıyorum. Çünkü her şeyi merak ediyorum hala. Psikolojinin bir sürü uzmanlık alanı var, karşıma bir şey çıkınca merakla okuyorum hala. Ya da merak ediyorum Türkiye’de yönetici olmak nasıl bir şey? Bir plazada, kırk beş yaşında bir kadının elli tane erkeğe nasıl yön verdiğini merak ediyorum.

Özgüven konusunu genel anlamda ele alırsak, özgüvenle kaygıyı nasıl ilişkilendirebiliriz ve dozunda bir özgüven nasıl olur?

Öz ile başlayan bir sürü kavram var psikolojide : özsaygı,özşevkat, özgüven… Bunların hepsinin tek bir yere bağlandığını düşünüyorum. Kendini,potansiyelini,neyi yapabileceğini bilmek ve kaynaklarının farkında olmak.Kendini bilirsen kendini seviyorsun. ‘Kendini sev, içimize dönelim’hikayesi o yüzden işlemiyor bizde. Bilmiyor ki kendini,bilmediği şeye nasıl güvenip sevecek?

Psk. Gülşah Sütlüoğlu ekliyor :Kaygıya bakabildiğinde aslında orada kendini de görebiliyor insan.O zaman rahatlıyor. Biz hep kaygıyı geçirmemiz gerekiyormuş gibi yapıyoruz. Kaygıyla biraz kalabilsek, kaygının bize verdiği rahatsızlıkla bir şeyleri değiştirebileceğimizi de göreceğiz. Kaygıdan kaçmaya başladığında, her şeyin bu kaçış oluyor. Neyden kaygılandığını bildiğindeyse o kadar kaygılanmıyorsun. Kendini bilmek ve kaygını bilmek burada önemli bir nokta.

Ferhat Aydın devam ediyor : Kabaca, kendini bilmek eyleminin tohumlarının hayatın ilk yıllarında atıldığı fikrine katılıyorum. İnsan sonradan kendisiyle ilgili düşüncesini değiştirebilir belki, ‘evet yapabiliyormuşum’ diyebilir zor olsa da. Ama hayatın ilk yılları beynin gelişimi de göz önüne alındığında en kritik yıllar bu anlamda.

‘Kendini bilmek’ konusu herkesin yapamadığı ve irdeleyemediği bir konu. Özellikle terapiye ya da psikoloğa gidemeyen kişi kendini bilmek adına nasıl bir yol izleyebilir? Tek bir soru sorsa kendine ne olmalı?

Kendini bilebilmek için aslında en başında dışarıdan söylenenleri – sırtımızı göremediğimiz için arkada neler olduğunu bilemiyoruz ya, bu bilemediklerimiz ve göremediklerimizi kastederek- bunları duyabilmek gerekiyor. Kendini bilmek insanın çok kendi başına yapabileceği bir şey de değil. ErichFromm Sevme Sanatı kitabında “İnsan kendisiyle ilgili bildiği şeylerin bin katını daha bilse de hala kendisiyle ilgili çok az şey biliyor olur.” diyor.İnsan sürekli değişen dinamik bir şey.

Türkiye’de kadın olmak konusunda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle Türkiye’de kadın olmayı konuşacaksak erkek olmayı da konuşmamız gerekiyor. Bunlar birlikte konuşulması gereken konular.Evet Türkiye’de kadın olmak zor, evet zor olmanın taraflarını da konuşalım ama farklı yanlarından da bakmak gerekiyor. Coğrafya ve sosyoekonomik koşullar çok etkili bu konuda. Sinan Canan’dan konuyu açacağım burada. Sinan Hocayı, cinsiyetçi söylemlerde bulunmak konusunda suçluyorlar. Söylediği şey çok net; Kadın beyni ve erkek beyni diye bir şey var. Nöroplastisite diye de bir şey var. Nöroplastisite diyor ki, hangi beyin bölgesini geliştirip, hangi konu üzerinde ne kadar uzun süre çalışırsan, çalışan kazanır. On beş sene araba kullanan bir kadın tabi ki benden iyi araba kullanıyor. Bunun tartışılacak bir yanı yok. Şu an yapılan nörobiyolojik testlerde kadın ve erkek arasında bir fark var. Bu fark %99 değil ama %10 da değil. Kadınların zihninde yolu,uzayı ve boşluğu canlandırabilme kapasitesi erkeklerden bir tık daha düşük. Kadınların ise sözel becerisi daha yüksek.  Ama farklılıklarımız eşitliğe engel değil.,

Gülşah Sütlüoğlu ekliyor : Az önce kurulan bu sağlıklı bilgi, Türkiye’ye geldiğinde şuna evriliyor;             ‘ Daha yolunuzu bulamıyorsunuz!’En önemli fark bu.

Ferhat Aydın devam ediyor : Evet halk arasında bu böyle evriliyor, ama entelektüel camiada bunu tartışmayı bilmiyor. Bunları görebildiğim için ‘kadın olmak’ benim için çok çetrefilli bir olay değil. Oğlan ve kız çocuklarının modern kent soylu ebevenyler tarafından yetiştiriliş tarzlarının da bazı noktalarda farklı olduğunu görüyoruz. Bu konuda bir on sene öncesiyle kıyaslama yaptığımızda bir tık daha ileride olduğumuzu düşünüyorum. Ama yolun hala başındayız ve yapılacak çok iş var bu anlamda. Dört yaşındaki oğlan çocuğu ‘pembe külotlu çorap giymek istiyorum!’ dediğinde vereceğiniz cevap ya da takınacağınız tavır, o çocuk için travmatik bir olay da olabilir, ‘Bir giy bakalım, yakışmadı sanki ‘ dediğinizde iki cümleyle çok da etki bırakmayacak bir durum da olabilir. Ben anaokulunda çalışırken bilerek küpe takıyordum mesela. ‘Öğretmenim küpe takıyor, kadınlar takar onu!’ diye düşünen çocuklara ‘hayır, erkekler de takıyor’ mesajı veriyordum. Babanın bu konuda bir söylemi olsa, öğretmen bir hareket yapsa,müdür bir yorumda bulunsa,komşu bir bakış atsa… Böyle alttan mesajlar veriyoruz sürekli. Ama insan, bizim verdiğimiz mesajlardan daha bütün bir varlık. Bu coğrafyada,bu topraklarda ‘kadın ve erkek olmak’ bu yüzden çok kolay olmuyor. Ben şimdi böyle bir şeyler anlatıyorum ama beş sene sonra evlendiğimde eşime söyleyeceğim bir cümle, babamın anneme söyleyeceği bir cümlenin çok benzeri olacaktır. Altta o var çünkü , ortaya çıkıyor. Bu yüzden uğraşmak ve kafa yormak gerekiyor.

Son olarak bir mottonuz var mı hayatta kalmak ya da akıl sağlığınızı korumak adına? J

İnsanın dermanı yine insandır.” Buna psikolojide sosyal destek mekanizmaları deniyor.Mutluluğu araştıran bir bilim dalı olarak psikolojide, ben mutluyum diyen insanların en önemli ortak özelliğinin sosyal destek mekanizmalarının olduğu görülüyor. Ama bu sosyal desteğiniz varsa mutlu olacaksınız anlamında değil.  Sadece aralarında bir ilişki var. Bana göreyse mutluluk sadece bir sonuç. Dostoyevski’ye baktığınızda “Mutluluğun tanımını yapmaya başlarsanız mutluluk biter.” . Hassan Sabbah’ı dinlerseniz “ Sadece ahmaklar mutlu olmak için yaşar.” . Mutluluğa güzelleme yapmayan birçok düşünür,yazar ve üstad var. Ama şu anda mutluluk gurularından geçilmiyor ortalık. Benden olsa olsa mutsuzluk gurusu olur. Çok keyifli,huzurlu,neşeli bir hayat benim açımdan çok mümkün görünmüyor. Çünkü idealin bu olduğunu düşünmüyorum. Bunlara ek olarak, fiziksel olarak hareketli bir hayatı, gidin bir spor salonuna yazılından ziyade hayatınızda bir şekilde müziğin olmasını önerebilirim. Ve son olarak, şikayet etmektense bir süre sonra kabullenmeyi öğrenmek. Ama bunların hepsini, insanla yaparsak, bir çift göz bizi dinliyorsa bir anlam ifade ediyor. Tek başınızasınız, ama yalnız değilsiniz.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir